PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : işte aşkın sahteliği msn olayı yani bi okuyun


AKSAK
03-24 -2007, 13:02
ankara, o gün insanın kanını donduran soğuk günlerden birini yaşıyordu. sakarya’da bira içilebilen bir restaurant’ta, yada kafeye benzer bir yerde buluşmuşlardı. adam internette görüşmek istediğini söylemiş, bir süre yazıştıktan sonra, adamla buluşmaya karar vermişti. adam onun için mardin’den gelecekti. (aslında ankara’da akrabalarını ziyaret amacıyla gelmişti) yazışmaları ve konuşmasından beklenilen biri olduğunu çıkarmıştı. adam doktor olduğunu söylemiş ve yazışmalarında neredeyse, aşk’ı ilan etmişti. eşinden sonra, özel olarak ilgileneceği ilk kişi, bu adam olacaktı. tanınma ayrıntıları karşılıklı olarak verildi. zaten adamı kamera da görmüştü. randevu saatine 5 dk. gecikmeli olarak geldi. adam çoktan birasını söylemiş, onu bekliyordu. İçeri girer girmez adam ayağa kalktı, ceketinin düğmesini ilikler gibi yapıp, “hoş geldiniz” dedi. karşılıklı oturdular. adam yemek ve içecek teklifi yaptı. kadın reddetti. aslında kadın hayal kırıklığına uğramıştı. o ilk an, çok önemliydi. hani hep artık sakız olmuş “elektrik” alıp almama kelimesi geldi aklına. elektrik alamamıştı. o başka şeyler bekliyordu. adamı gördüğü zaman, yerinden kalkışı, fiziği ve konuşma tarzı gibi ilk ön yoklamalar eksi çıkmasına rağmen, asıl aradığı o kalbinin içerisindeki olması gereken, sıkışmanın olmamasıydı. heyecan falan duymuyordu. beklide eski kocasını hala seviyordu. hala, onu sevdiği gibi, birini sevmek istiyordu. birden, kanının kaynamasını, kalbinin daha hızlı atmasını, avuçlarında sulanma bekliyordu. bunların hiçbir gerçekleşmemişti, işte. adam, büyük bir heyecanla anlatmaya devam ediyordu. kadın, zaten ilk oturduğu zaman gözlerinin derinliklerine bakmıştı adamın. gözlerinde, çapaktan başka bir şey görememişti. birde sahtekarlık sezinlemişti. beklide bu yüzden, elektrik alamamıştı. bu tür insanlarda, çoktu çevresinde. neden sonra adamın anlattıklarıyla ilgilenmeye başlamıştı. adam hala anlatıyordu ve bir çok sahtecilikte peşi sıra yayılıp gidiyordu. kendisinin hemşirelere ve diğer asistan doktorlara neler yaptığını, dağları nasıl devirip, düz ovalarda kartal uçurduğunu ve okyanusları met cezirden nasıl kurtardığını anlatıyordu. çevresindekilere nasıl emirler yağdırdığını, personelini nasıl korkuttuğunu ve aslında adam saçmalayıp durduğunu anlatıyordu. anlatırken de dudağının sağ tarafından, köpük çıkardığını görüyordu. ve bütün bunlar kadını hiç mi hiç ilgilendirmiyordu. adamın çapaklı gözleri zaten anlayana, anlatacağını anlatmıştı. adam “siz hiç konuşmuyorsunuz” dedi. o sırada kadının cep telefonu çaldı. kadın çantasından cep telefonunu çıkardı ve kapattı. ayağa kalkarak “özür dilerim, ama gitmem gerekir. hoşça kalın” dedi. ayağa kalktı, kapıya dönüp giderken, adam arkasından” bir daha görüşemeyecek miyiz” diye sordu. kadın “hiç sanmıyorum” dedi ve gitti. adam hiçbir şey anlamamıştı. halbuki çevresinde bir sürü kadın vardı. dağları dize getirmişti. giden kadının arkasından baka kaldı.
bazı şeyler yüze karşı söylenemezdi. anlaşılması gerekirdi. yüze karşı söylenilen kelimeler, kendiyle barışık, içinde saygı beslendiren ve bunu çevresine yayan kişilere yapılırdı. bunu dışındakilerin, zaten kendi hayatları saygısızdı. kendileri öğrenmezlerse. günün birinde öğretilirlerdi. anlayabilirse, bedelini bu yolla ödemiş olacaktı. çoğunlukla gözlerinin derinliklerine bakmak, bir çok şeyi anlamamıza ve anlatmamıza neden olabiliyordu. gözlerinde, çapak görmekse, takılan maskeleri açığa çıkarıyordu.
kadın, paltosuna iyice sarındı. kulaklarını, paltosunun yakasını dikleştirerek ısıtmaya çalıştı. bütün erkekler böyle, herhalde diye düşünüyordu. kızılay bulvarında, buz kesen klasik bir ankara havasında, yalnızlığına doğru yürümeye başlamıştı.

AKSAK
03-24 -2007, 13:02
ankara, o gün insanın kanını donduran soğuk günlerden birini yaşıyordu. sakarya’da bira içilebilen bir restaurant’ta, yada kafeye benzer bir yerde buluşmuşlardı. adam internette görüşmek istediğini söylemiş, bir süre yazıştıktan sonra, adamla buluşmaya karar vermişti. adam onun için mardin’den gelecekti. (aslında ankara’da akrabalarını ziyaret amacıyla gelmişti) yazışmaları ve konuşmasından beklenilen biri olduğunu çıkarmıştı. adam doktor olduğunu söylemiş ve yazışmalarında neredeyse, aşk’ı ilan etmişti. eşinden sonra, özel olarak ilgileneceği ilk kişi, bu adam olacaktı. tanınma ayrıntıları karşılıklı olarak verildi. zaten adamı kamera da görmüştü. randevu saatine 5 dk. gecikmeli olarak geldi. adam çoktan birasını söylemiş, onu bekliyordu. İçeri girer girmez adam ayağa kalktı, ceketinin düğmesini ilikler gibi yapıp, “hoş geldiniz” dedi. karşılıklı oturdular. adam yemek ve içecek teklifi yaptı. kadın reddetti. aslında kadın hayal kırıklığına uğramıştı. o ilk an, çok önemliydi. hani hep artık sakız olmuş “elektrik” alıp almama kelimesi geldi aklına. elektrik alamamıştı. o başka şeyler bekliyordu. adamı gördüğü zaman, yerinden kalkışı, fiziği ve konuşma tarzı gibi ilk ön yoklamalar eksi çıkmasına rağmen, asıl aradığı o kalbinin içerisindeki olması gereken, sıkışmanın olmamasıydı. heyecan falan duymuyordu. beklide eski kocasını hala seviyordu. hala, onu sevdiği gibi, birini sevmek istiyordu. birden, kanının kaynamasını, kalbinin daha hızlı atmasını, avuçlarında sulanma bekliyordu. bunların hiçbir gerçekleşmemişti, işte. adam, büyük bir heyecanla anlatmaya devam ediyordu. kadın, zaten ilk oturduğu zaman gözlerinin derinliklerine bakmıştı adamın. gözlerinde, çapaktan başka bir şey görememişti. birde sahtekarlık sezinlemişti. beklide bu yüzden, elektrik alamamıştı. bu tür insanlarda, çoktu çevresinde. neden sonra adamın anlattıklarıyla ilgilenmeye başlamıştı. adam hala anlatıyordu ve bir çok sahtecilikte peşi sıra yayılıp gidiyordu. kendisinin hemşirelere ve diğer asistan doktorlara neler yaptığını, dağları nasıl devirip, düz ovalarda kartal uçurduğunu ve okyanusları met cezirden nasıl kurtardığını anlatıyordu. çevresindekilere nasıl emirler yağdırdığını, personelini nasıl korkuttuğunu ve aslında adam saçmalayıp durduğunu anlatıyordu. anlatırken de dudağının sağ tarafından, köpük çıkardığını görüyordu. ve bütün bunlar kadını hiç mi hiç ilgilendirmiyordu. adamın çapaklı gözleri zaten anlayana, anlatacağını anlatmıştı. adam “siz hiç konuşmuyorsunuz” dedi. o sırada kadının cep telefonu çaldı. kadın çantasından cep telefonunu çıkardı ve kapattı. ayağa kalkarak “özür dilerim, ama gitmem gerekir. hoşça kalın” dedi. ayağa kalktı, kapıya dönüp giderken, adam arkasından” bir daha görüşemeyecek miyiz” diye sordu. kadın “hiç sanmıyorum” dedi ve gitti. adam hiçbir şey anlamamıştı. halbuki çevresinde bir sürü kadın vardı. dağları dize getirmişti. giden kadının arkasından baka kaldı.
bazı şeyler yüze karşı söylenemezdi. anlaşılması gerekirdi. yüze karşı söylenilen kelimeler, kendiyle barışık, içinde saygı beslendiren ve bunu çevresine yayan kişilere yapılırdı. bunu dışındakilerin, zaten kendi hayatları saygısızdı. kendileri öğrenmezlerse. günün birinde öğretilirlerdi. anlayabilirse, bedelini bu yolla ödemiş olacaktı. çoğunlukla gözlerinin derinliklerine bakmak, bir çok şeyi anlamamıza ve anlatmamıza neden olabiliyordu. gözlerinde, çapak görmekse, takılan maskeleri açığa çıkarıyordu.
kadın, paltosuna iyice sarındı. kulaklarını, paltosunun yakasını dikleştirerek ısıtmaya çalıştı. bütün erkekler böyle, herhalde diye düşünüyordu. kızılay bulvarında, buz kesen klasik bir ankara havasında, yalnızlığına doğru yürümeye başlamıştı.

piyanist.45
03-24 -2007, 13:40
evet bu tür olaylara çogü kez canlı şahit oldum.bir cafe işletmecisi olrak camaradan görüp ilani aşk eden mi ararsın evlenme teklifi edenlermi neler neler camarada karşılıklı ağlamalar. ne kadar inandırıcı ne kadar gerçek bilinmez tabi.arkadaş türkiyede kız arkadaşı ingilterede ve birbirlerine aşıklar. sonu hüğsanla bitmesi çok zor tabi...paylaşım için teşekkürler.