ferdesu
03-05-2010, 04:45 PM
[Only Registered Users Can See Links]
ÇOCUKLUĞU VE GENÇLİĞİ
Ahmed Adnan Saygun, 7 Eylül 1907 günü İzmir’de doğdu. Babası Nevşehir’den İzmir’e göç etmiş olan matematik öğretmeni Celal Bey’di. Celal Bey müspet ilimlerin yanı sıra imamlık yapacak kadar da din bilgisine sahip bir fikir adamıydı. Din üzerine ilk bilgilerini babasından alan Adnan Saygun, üç yaşında Arapça okuyup yazabiliyordu. Dört yaşında İzmir’de İttihat ve Terakki mektebinde ilk okula başladı. 3. sınıfta iki bilinmeyenli denklemleri çözebiliyordu. Aynı tarihlerde Balkan Savaşı (1912 – 1013) devam etmekte ve İzmir’e akın akın gelen göçmenler camilere yerleştirilmektedir. 1914’te 1. Dünya Savaşı çıktığında Adnan Saygun yedi yaşındadır, bugün hala unutamadığı ilk şarkılarını ve “Yol göründü ey gaziler…” gibi seferberlik türkülerini öğrenmektedir. Müttefiklerin İzmir’i bombalaması, sedyelerle gelen yaralılar ölmek üzere olan bir sürü çaresiz insan… Onun ölümle ilk karşılaşması bu acı tablolardır
1919 yılında İzmir Yunanlılar tarafından işgal edilmiş halde. Herkes perdeleri, kepenkleri kapalı evlerinde oturuyor. Karşılarındaki Rum mahallesinde kiliseye doluşan palikaryalar, ellerinde palalar, bıçaklarla geziyorlar. Evlerinin arkasındaki taşocağına Yunanlıların attıkları yaralı insanların acı çığlıkları bugün hala kulaklarındadır. Onun çocuk ruhunda derin izler bırakan bu acı günlere ait bir anısını bir teyp kaydından aynen aktarıyorum:
“Evimizin arakasındaki taş ocağının sırasında fırın vardı. Sabah çıkan ekmekten alabilmek için gece yarısı üçte kuyruğa girip saatlerce beklerdik. Ben küçük olduğum için beni hep arkaya iterlerdi. Bir gün ne yapıp edip sıranın en önüne geldim. Sabah fırıncı ekmekleri küreğiyle çekerken, küreğin sapı şiddetle burnuma çarptı. Kendimi kaybettim. Ayıldığım, elim, yüzüm kanlar içindeydi. Ekmeklerimi koltuğuma sıkıştırıp eve yolladırlar. Aynı gece yanımızdaki Yahudi mahallesinden bir Yahudi ekmek kuyruğundan dönerken o yaralı ve ölü dolu çukura düşmüş. Sabaha kadar feryat etti. Can derdinden kimsenin bakacak hali yoktu…”
ilk olarak Çanakkale savaşları sırasında adını duyduğu Mustafa Kemal, bu karanlık işgal günlerinde bayraklaşıyor, milletin umudunu bağladığı önder, Kurtuluş Savaşı kahramanı olarak yüceliyordu. Artık, okul çıkışı söylenen marşlarda, “ binler yaşa Sultanım”, “satvetinle, şevketinle Padişahım çok yaşa”nın yerini, ilk müzik öğretmeni olan İsmail Zühtü’nün bestelediği “ Ben bir Türk’üm, dinim cinsim uludur” gibi milli heyecan veren marşlar alıyordu.
Türklük bilinci uyandıkça Yunan baskısı artmaktaydı. Milli Kütüphanede çalışan babasını tutuklayan Yunanlılar, ancak kitaplığın adı “şehir kütüphanesi” olarak değiştirildikten sonra onu serbest bıraktılar. Milli olan her şey yasaklanmaya çalışılıyor ama, fırtına kopmuş bir kere. İzmir’de herkes Anadolu’daki savaşın sonucunu heyecanla bekliyor. Mustafa Kemal kurtuluşun sembolü. “O benim için bir ilahtı” diyor Saygun. “ O zamanlar Türkiye demek Mustafa Kemal demekti. Öl dese hepimiz öleceğiz…” Saygun’un büyük kurtarıcıya bu inancı ve sevgisi ilk operası “Özsoy”dan başlayıp, son eserlerinin en büyüklerinden biri olan “Atatürk ve Anadolu’ya Destan”a kadar çeşitli eserlerinde en güçlü ifadesini buluyor.
Saygun müziği bir ırmağa benzetiyor. Önce bir su akıyor. Çeşitli küçük kollar onunla yavaş yavaş birleşiyor, su büyüyüp ırmak oluyor. Çağlayanlar halinde patlayıp dökülüyor, büyük sulara kavuşuyor. Bu benzetme Adnan Saygun’un yalnız eserleri için değil, kendi yaşamı için de geçerlidir. Artık yavaş yavaş dünyayı kucaklayan bu ırmağın beslendiği kaynaklara geri dönelim.
Yıl 1899. Adnan Saygun’un ilk müzik öğretmeni İsmail Zühtü, İzmir Sanayi Mektebinde okuyor. Yani bu günkü adıyla Meslek Lisesi. Eski Islahhane olan Sanayi Mektepleri, yetim çocukları meslek sahibi haline getirmek üzere Mithat Paşa tarafından kurulmuştu. Venedik’ten gelip Saray’da müzik hocalığı yapan, daha sonra Abdülhamit tarafından İzmir’e sürülen üç müzisyenden bu ikisi bu okulda müzik dersleri vermekteler. Müslüman olup Türk adı alan bu müzisyenlerden Hidayet Bey memleketine geri dönüyor. Asıl adı Alexandro Voltan olan Macar Tevfik Bey daha önce Tuna valiliği sırasında Mithat Paşanın yanında bulunmuş. İsmail Zühtü meslek olarak öğrendiği kunduracılıktan çok müziğe meraklı. Bu Macar Tevfik Bey’den piyano ve armoni dersleri alıyor, mezun olunca önce bir mobilya mağazasında satış memuru olarak işe başlıyor. Fakat devam edemeyip, kendisini tamamıyla musıkiye veriyor. Seslendirilme imkanı varmış yokmuş aldırmadan çeşitli besteler yapıyor. Bunların arasında sonatlar, Hamidiye Zırhlısı için bir senfonik şiir, bir senfoni ve Abdülhak Hamit’in “Tezer” adlı oyunun opera halinde getirilmesi var. 1913 yılında İsmail Zühtü, Adnan Saygun’un babası Celal Bey’in aracılığıyla İzmir İttihat ve Terakki Mektebinin Musıki öğretmenliğine atandı. Okulda kurduğu koroda küçük Adnan’da var. Önce mandolin çalmasını öğrenmiş bulunan küçük Adnan daha sonra büyük bir virtüöz gibi ud çalıyor.
Saygun sınıflarını geçtiğini, ama iyi bir öğrenci olmadığını söylüyor. Sevdiği dersler matematik, edebiyat ve müzik… Kendi kendine ilerlettiği Fransızcası ile eline geçen kitapları tercüme etmeye girişiyor, bir yandan da babasının ve başka yazarların din üzerine yazdıklarını ve söylediklerini karşılaştırıyor, kendine göre bazı sonuçlara varmaya çalışıyor. Bir gün camide vaaz veren hoca, yalan söyleyenlerin alevler üstünde yürüyüp, dillerinden asılacağını, sakatların tanrı tarafından cezalandırılmış kullar olduğunu söyleyince, 12 yaşındaki Adnan itiraz ediyor ve hoca ile teolojik tartışmaya girişiyor. Cemaatinde katıldığı itirazlarla camiden atılması üzerine bir daha gitmiyor.
Bu arada Macar Tevfik Bey ile başladığı piyano dersleri onu sarmıştır. Gece gündüz başından ayrılmadığı piyanosunda eline geçen bütün notaları yutar gibi çalmakta, ilk beste denemelerine girişmektedir. Saygun’un 12 yaşında bestelediği ilk şarkı: “Maderle peder olup bahane/sevketti kaza beni cihane…” Daha bu ilk satırlarda onun ömrü boyunca işleyeceği yaratılış ve insan kaderi temalarının çekirdeğine rastlamak mümkün değil mi?
Saygun ilk işine 1920 yılında yani 13 yaşındayken başlıyor. 1. Beyler sokağındaki Milli Sinemada filmlere piyano ile müzik eşliği yapması yanı sıra, gişede bilet satmak, projeksiyon yönetmek gibi sinemanın diğer işlerine de bakıyor.
Milli Sinema, Saygun’un babası Celal Bey tarafından, yine kendi çabalarıyla kurduğu Milli Kütüphane’ye gelir sağlamak amacıyla işletiliyordu. İzmir Sanayi Mektebinde matematik öğretmeni olan Celal Bey’in kitap halinde basılan değerli araştırmaları arasında “diyanet açısından Atatürk İnkılapları”, “İlmihal” (din kurallarını öğretmek için yazılmış kitap), “riyaziyatta” (matematik bilgisi) “sıfırın kıymeti ve ehemmiyeti” bulunmaktadır.
Öğretmen maaşıyla ailesini zorlukla geçindirebilmesine aldırmadan, Mlle Amalié Bonal’i özel öğretmen olarak tutarak, Saygun ve ablasının çocuk yaşlarında Fransızca öğrenmelerini sağlamıştı. İşgalin sona ermesiyle, İzmir’den kaçan bir Rum ailenin piyanosunu almasını tavsiye eden bir dostuna, “ben kimsenin malına el koymam” cevabını veren Celal Bey, daha sonra binbir güçlükle para biriktirerek, çocuklarına bir piyano satın almıştı. Celal Bey garip bir önseziyle, büyük bir yaratıcının babası olmanın sorumluluklarını yerine getiriyordu. Ölmeden oğlunu büyük bir sanatçı olarak alkışlamak mutluluğuna ermiştir.
12 yaşında piyanosuna kavuşan Saygun, onu yaratıcılığın doruklarına götüren uzun yolculuğuna başlamıştı.
Bir iki yıl sonra piyano çalmak yetmiyor, kompozisyon yapmak, büyük formlara gitmek istiyor. Armoni öğrenmek gerekli. Ama ne öğretecek kimse, nede öğrenecek kitap var. Bir armoni kitabından bahsediyorlar. O sıralarda yapılan Elhamra Sineması bekçilerinin İstanbul ile ilişkileri var. Onlara rica ediyor. Güç bela kitap İstanbul’dan getiriliyor. Hemen tercüme edip ilk denemelerine başlıyor. Bu arada 15 yaşında liseyi bitirmiştir. Baba Celal Bey endişeler içinde. Bir meslek sahibi olması gerek. Müzisyen ya kahvede, ya da gazinoda çalar, başka şey yapmaz.”sen meslek sahibi ol, bunu da bırakma, ister piyano çal, ister beste yap… Bunları kendin için yap, ama mutlaka bir mesleğin olsun…” diyerek onu uyarmaya çalışıyorsa da boşuna. Adnan şiddetle direniyor. Hocası İsmail Zühtü “Bunun kafasını kessen, içinden Wagner’in kanı çıkar” demekte. Bunun üzerine babasının arkadaşları araya giriyor ve bir türlü meslek sahibi olmak istemeyen bu çocuğa bir geçim kaynağı, onu müzikten koparmayacak bir iş bulmaya çalışıyorlar. 1923 yılında postanede gişe memurluğu başarısız meslek denemelerinden biri. 9 ay sonra bunu su şirketinde memurluk ve baharatçı dükkanında baharat şişeleri doldurma işleri takip ediyor. Bu iş gayretlerinin yanı sıra 1923’te İzmir’e gelen Hüseyin Sadedin Arel ile iki ay kadar armoni çalışıyor.
ÇOCUKLUĞU VE GENÇLİĞİ
Ahmed Adnan Saygun, 7 Eylül 1907 günü İzmir’de doğdu. Babası Nevşehir’den İzmir’e göç etmiş olan matematik öğretmeni Celal Bey’di. Celal Bey müspet ilimlerin yanı sıra imamlık yapacak kadar da din bilgisine sahip bir fikir adamıydı. Din üzerine ilk bilgilerini babasından alan Adnan Saygun, üç yaşında Arapça okuyup yazabiliyordu. Dört yaşında İzmir’de İttihat ve Terakki mektebinde ilk okula başladı. 3. sınıfta iki bilinmeyenli denklemleri çözebiliyordu. Aynı tarihlerde Balkan Savaşı (1912 – 1013) devam etmekte ve İzmir’e akın akın gelen göçmenler camilere yerleştirilmektedir. 1914’te 1. Dünya Savaşı çıktığında Adnan Saygun yedi yaşındadır, bugün hala unutamadığı ilk şarkılarını ve “Yol göründü ey gaziler…” gibi seferberlik türkülerini öğrenmektedir. Müttefiklerin İzmir’i bombalaması, sedyelerle gelen yaralılar ölmek üzere olan bir sürü çaresiz insan… Onun ölümle ilk karşılaşması bu acı tablolardır
1919 yılında İzmir Yunanlılar tarafından işgal edilmiş halde. Herkes perdeleri, kepenkleri kapalı evlerinde oturuyor. Karşılarındaki Rum mahallesinde kiliseye doluşan palikaryalar, ellerinde palalar, bıçaklarla geziyorlar. Evlerinin arkasındaki taşocağına Yunanlıların attıkları yaralı insanların acı çığlıkları bugün hala kulaklarındadır. Onun çocuk ruhunda derin izler bırakan bu acı günlere ait bir anısını bir teyp kaydından aynen aktarıyorum:
“Evimizin arakasındaki taş ocağının sırasında fırın vardı. Sabah çıkan ekmekten alabilmek için gece yarısı üçte kuyruğa girip saatlerce beklerdik. Ben küçük olduğum için beni hep arkaya iterlerdi. Bir gün ne yapıp edip sıranın en önüne geldim. Sabah fırıncı ekmekleri küreğiyle çekerken, küreğin sapı şiddetle burnuma çarptı. Kendimi kaybettim. Ayıldığım, elim, yüzüm kanlar içindeydi. Ekmeklerimi koltuğuma sıkıştırıp eve yolladırlar. Aynı gece yanımızdaki Yahudi mahallesinden bir Yahudi ekmek kuyruğundan dönerken o yaralı ve ölü dolu çukura düşmüş. Sabaha kadar feryat etti. Can derdinden kimsenin bakacak hali yoktu…”
ilk olarak Çanakkale savaşları sırasında adını duyduğu Mustafa Kemal, bu karanlık işgal günlerinde bayraklaşıyor, milletin umudunu bağladığı önder, Kurtuluş Savaşı kahramanı olarak yüceliyordu. Artık, okul çıkışı söylenen marşlarda, “ binler yaşa Sultanım”, “satvetinle, şevketinle Padişahım çok yaşa”nın yerini, ilk müzik öğretmeni olan İsmail Zühtü’nün bestelediği “ Ben bir Türk’üm, dinim cinsim uludur” gibi milli heyecan veren marşlar alıyordu.
Türklük bilinci uyandıkça Yunan baskısı artmaktaydı. Milli Kütüphanede çalışan babasını tutuklayan Yunanlılar, ancak kitaplığın adı “şehir kütüphanesi” olarak değiştirildikten sonra onu serbest bıraktılar. Milli olan her şey yasaklanmaya çalışılıyor ama, fırtına kopmuş bir kere. İzmir’de herkes Anadolu’daki savaşın sonucunu heyecanla bekliyor. Mustafa Kemal kurtuluşun sembolü. “O benim için bir ilahtı” diyor Saygun. “ O zamanlar Türkiye demek Mustafa Kemal demekti. Öl dese hepimiz öleceğiz…” Saygun’un büyük kurtarıcıya bu inancı ve sevgisi ilk operası “Özsoy”dan başlayıp, son eserlerinin en büyüklerinden biri olan “Atatürk ve Anadolu’ya Destan”a kadar çeşitli eserlerinde en güçlü ifadesini buluyor.
Saygun müziği bir ırmağa benzetiyor. Önce bir su akıyor. Çeşitli küçük kollar onunla yavaş yavaş birleşiyor, su büyüyüp ırmak oluyor. Çağlayanlar halinde patlayıp dökülüyor, büyük sulara kavuşuyor. Bu benzetme Adnan Saygun’un yalnız eserleri için değil, kendi yaşamı için de geçerlidir. Artık yavaş yavaş dünyayı kucaklayan bu ırmağın beslendiği kaynaklara geri dönelim.
Yıl 1899. Adnan Saygun’un ilk müzik öğretmeni İsmail Zühtü, İzmir Sanayi Mektebinde okuyor. Yani bu günkü adıyla Meslek Lisesi. Eski Islahhane olan Sanayi Mektepleri, yetim çocukları meslek sahibi haline getirmek üzere Mithat Paşa tarafından kurulmuştu. Venedik’ten gelip Saray’da müzik hocalığı yapan, daha sonra Abdülhamit tarafından İzmir’e sürülen üç müzisyenden bu ikisi bu okulda müzik dersleri vermekteler. Müslüman olup Türk adı alan bu müzisyenlerden Hidayet Bey memleketine geri dönüyor. Asıl adı Alexandro Voltan olan Macar Tevfik Bey daha önce Tuna valiliği sırasında Mithat Paşanın yanında bulunmuş. İsmail Zühtü meslek olarak öğrendiği kunduracılıktan çok müziğe meraklı. Bu Macar Tevfik Bey’den piyano ve armoni dersleri alıyor, mezun olunca önce bir mobilya mağazasında satış memuru olarak işe başlıyor. Fakat devam edemeyip, kendisini tamamıyla musıkiye veriyor. Seslendirilme imkanı varmış yokmuş aldırmadan çeşitli besteler yapıyor. Bunların arasında sonatlar, Hamidiye Zırhlısı için bir senfonik şiir, bir senfoni ve Abdülhak Hamit’in “Tezer” adlı oyunun opera halinde getirilmesi var. 1913 yılında İsmail Zühtü, Adnan Saygun’un babası Celal Bey’in aracılığıyla İzmir İttihat ve Terakki Mektebinin Musıki öğretmenliğine atandı. Okulda kurduğu koroda küçük Adnan’da var. Önce mandolin çalmasını öğrenmiş bulunan küçük Adnan daha sonra büyük bir virtüöz gibi ud çalıyor.
Saygun sınıflarını geçtiğini, ama iyi bir öğrenci olmadığını söylüyor. Sevdiği dersler matematik, edebiyat ve müzik… Kendi kendine ilerlettiği Fransızcası ile eline geçen kitapları tercüme etmeye girişiyor, bir yandan da babasının ve başka yazarların din üzerine yazdıklarını ve söylediklerini karşılaştırıyor, kendine göre bazı sonuçlara varmaya çalışıyor. Bir gün camide vaaz veren hoca, yalan söyleyenlerin alevler üstünde yürüyüp, dillerinden asılacağını, sakatların tanrı tarafından cezalandırılmış kullar olduğunu söyleyince, 12 yaşındaki Adnan itiraz ediyor ve hoca ile teolojik tartışmaya girişiyor. Cemaatinde katıldığı itirazlarla camiden atılması üzerine bir daha gitmiyor.
Bu arada Macar Tevfik Bey ile başladığı piyano dersleri onu sarmıştır. Gece gündüz başından ayrılmadığı piyanosunda eline geçen bütün notaları yutar gibi çalmakta, ilk beste denemelerine girişmektedir. Saygun’un 12 yaşında bestelediği ilk şarkı: “Maderle peder olup bahane/sevketti kaza beni cihane…” Daha bu ilk satırlarda onun ömrü boyunca işleyeceği yaratılış ve insan kaderi temalarının çekirdeğine rastlamak mümkün değil mi?
Saygun ilk işine 1920 yılında yani 13 yaşındayken başlıyor. 1. Beyler sokağındaki Milli Sinemada filmlere piyano ile müzik eşliği yapması yanı sıra, gişede bilet satmak, projeksiyon yönetmek gibi sinemanın diğer işlerine de bakıyor.
Milli Sinema, Saygun’un babası Celal Bey tarafından, yine kendi çabalarıyla kurduğu Milli Kütüphane’ye gelir sağlamak amacıyla işletiliyordu. İzmir Sanayi Mektebinde matematik öğretmeni olan Celal Bey’in kitap halinde basılan değerli araştırmaları arasında “diyanet açısından Atatürk İnkılapları”, “İlmihal” (din kurallarını öğretmek için yazılmış kitap), “riyaziyatta” (matematik bilgisi) “sıfırın kıymeti ve ehemmiyeti” bulunmaktadır.
Öğretmen maaşıyla ailesini zorlukla geçindirebilmesine aldırmadan, Mlle Amalié Bonal’i özel öğretmen olarak tutarak, Saygun ve ablasının çocuk yaşlarında Fransızca öğrenmelerini sağlamıştı. İşgalin sona ermesiyle, İzmir’den kaçan bir Rum ailenin piyanosunu almasını tavsiye eden bir dostuna, “ben kimsenin malına el koymam” cevabını veren Celal Bey, daha sonra binbir güçlükle para biriktirerek, çocuklarına bir piyano satın almıştı. Celal Bey garip bir önseziyle, büyük bir yaratıcının babası olmanın sorumluluklarını yerine getiriyordu. Ölmeden oğlunu büyük bir sanatçı olarak alkışlamak mutluluğuna ermiştir.
12 yaşında piyanosuna kavuşan Saygun, onu yaratıcılığın doruklarına götüren uzun yolculuğuna başlamıştı.
Bir iki yıl sonra piyano çalmak yetmiyor, kompozisyon yapmak, büyük formlara gitmek istiyor. Armoni öğrenmek gerekli. Ama ne öğretecek kimse, nede öğrenecek kitap var. Bir armoni kitabından bahsediyorlar. O sıralarda yapılan Elhamra Sineması bekçilerinin İstanbul ile ilişkileri var. Onlara rica ediyor. Güç bela kitap İstanbul’dan getiriliyor. Hemen tercüme edip ilk denemelerine başlıyor. Bu arada 15 yaşında liseyi bitirmiştir. Baba Celal Bey endişeler içinde. Bir meslek sahibi olması gerek. Müzisyen ya kahvede, ya da gazinoda çalar, başka şey yapmaz.”sen meslek sahibi ol, bunu da bırakma, ister piyano çal, ister beste yap… Bunları kendin için yap, ama mutlaka bir mesleğin olsun…” diyerek onu uyarmaya çalışıyorsa da boşuna. Adnan şiddetle direniyor. Hocası İsmail Zühtü “Bunun kafasını kessen, içinden Wagner’in kanı çıkar” demekte. Bunun üzerine babasının arkadaşları araya giriyor ve bir türlü meslek sahibi olmak istemeyen bu çocuğa bir geçim kaynağı, onu müzikten koparmayacak bir iş bulmaya çalışıyorlar. 1923 yılında postanede gişe memurluğu başarısız meslek denemelerinden biri. 9 ay sonra bunu su şirketinde memurluk ve baharatçı dükkanında baharat şişeleri doldurma işleri takip ediyor. Bu iş gayretlerinin yanı sıra 1923’te İzmir’e gelen Hüseyin Sadedin Arel ile iki ay kadar armoni çalışıyor.