KORGKorg pa800 , Korg pa80 , korg Pa55 tr korg Pa60 korg i s 40 Korg i s 30 korg i s 50 / korg i3 korg i4 korg ix300 ve korg türkiye piyanist destek hattı (pa80 midi pa80 ritim)Pa1X Pro / Korg Pa1X korg pa500
makam, ayrıcalıklı birkaç sesin çevresinde ‘seyir’ denen ve sesler arasındaki ilişkiyi belirleyen kurallara göre melodinin biçimlenmesine denir. türk sanat müziğinde 498 makam tespit edilmiştir. ancak günümüze, özellik taşıyıp kullanıla gelmiş olanlar 80 kadardır. bu makamlarda bestelenmiş binlerce şarkıya örnek vermek gerekirse; sadece hicaz makamında 1400 civarında eser vardır. hicaz buselik; ikiyiz yıla yakın bir mazinin ürünüdür, ilk olarak dede efendi tarafından kullanılmıştır. bugün bu makamda 20 kadar eser bulunmaktadır.
son yarım asırda bestecilerin daha çok kullandıkları makamlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz. hüzzam, hicaz, nihavent, rast, segah, kürdili hicazkar, bayati, uşşak, sultani yegah, muhayyer,hüseyni, kar cihar.
her melodi yada motif, bir makamın seslerini ve öteki özelliklerini kullanır. ancak türk sanat müziğinde, bestelenmiş yapıtların biçimlenişine katkıda bulunan ve ‘usul’ denen bir öğe daha vardır. usuller; çeşitli uzunluktaki kuvvetli ve zayıf vuruşların belli bir düzen içinde sıralanmasıyla ortaya çıkan bir ritim kalıbıdır. bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz. semai, sofyan, türkaksağı, yürük semai, devrihindi, düyek, aksak, curcuna, aksak semai, mevlevidevrirevanı.
cumhuriyet döneminde batılılaşmaya büyük önem veren atatürk’ ün tercihi, batı müziği yönünde oldu. 1924’ te ankara’ da musiki muallim mektebi açıldı. müzik öğretmeni yetiştirmek amacıyla avrupa’ ya sınavla öğrenci gönderildi. bunlardan ‘türk beşleri ‘ olarak
bilinen cemal reşit rey, hasan ferit alnar, ulvi cemal erkin, ahmet adnan saygun ve necil kazım akses, 1930’ lardan itibaren türk müziğinde etkili oldular. alaturka, alafranga tartışmalarının yaşandığı o dönemlerde, refik fersan, cevdet çağla, suphi ziya özbekkan, sadettin kaynak, lem’i atlı, selahattin pınar, münir nurettin selçuk, gibi yetenekli besteciler türk sanat müziğini çok değerli yapıtlarla zenginleştirdiler.
günümüzde klasik türk sanat müziği üç ayrı gurup tarafından temsil edilmektedir.birinci gurup, dinleyici kitlesini elinde tutabilmek için sanatın özgün yapısını koruma kaygısından yoksun, akla gelen her tür yenilikle pazarı yitirmemeye çalışan ‘piyasacılardan’ oluşur. İkinci gurup, türk sanat müziğinin nitelikli örneklerini titiz ve elden geldiğince geleneksel tarzda bir icrayla sunmayı ilke edinen necdet yaşar, niyazi sayın, İhsan özgeç, meral uğurlu, bekir sıtkı sezgin, erol deran gibi sanatçıları kapsar. üçüncü gurup ise, gelenekle bağı koparmadan sınırlı bir yenileşmeyi öncelikli gören yalçın tura, mutlu torun, ruhi ayangil, İhsan özer gibi müzikçilerden oluşmaktadır.
makam, ayrıcalıklı birkaç sesin çevresinde ‘seyir’ denen ve sesler arasındaki ilişkiyi belirleyen kurallara göre melodinin biçimlenmesine denir. türk sanat müziğinde 498 makam tespit edilmiştir. ancak günümüze, özellik taşıyıp kullanıla gelmiş olanlar 80 kadardır. bu makamlarda bestelenmiş binlerce şarkıya örnek vermek gerekirse; sadece hicaz makamında 1400 civarında eser vardır. hicaz buselik; ikiyiz yıla yakın bir mazinin ürünüdür, ilk olarak dede efendi tarafından kullanılmıştır. bugün bu makamda 20 kadar eser bulunmaktadır.
son yarım asırda bestecilerin daha çok kullandıkları makamlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz. hüzzam, hicaz, nihavent, rast, segah, kürdili hicazkar, bayati, uşşak, sultani yegah, muhayyer,hüseyni, kar cihar.
her melodi yada motif, bir makamın seslerini ve öteki özelliklerini kullanır. ancak türk sanat müziğinde, bestelenmiş yapıtların biçimlenişine katkıda bulunan ve ‘usul’ denen bir öğe daha vardır. usuller; çeşitli uzunluktaki kuvvetli ve zayıf vuruşların belli bir düzen içinde sıralanmasıyla ortaya çıkan bir ritim kalıbıdır. bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz. semai, sofyan, türkaksağı, yürük semai, devrihindi, düyek, aksak, curcuna, aksak semai, mevlevidevrirevanı.
cumhuriyet döneminde batılılaşmaya büyük önem veren atatürk’ ün tercihi, batı müziği yönünde oldu. 1924’ te ankara’ da musiki muallim mektebi açıldı. müzik öğretmeni yetiştirmek amacıyla avrupa’ ya sınavla öğrenci gönderildi. bunlardan ‘türk beşleri ‘ olarak
bilinen cemal reşit rey, hasan ferit alnar, ulvi cemal erkin, ahmet adnan saygun ve necil kazım akses, 1930’ lardan itibaren türk müziğinde etkili oldular. alaturka, alafranga tartışmalarının yaşandığı o dönemlerde, refik fersan, cevdet çağla, suphi ziya özbekkan, sadettin kaynak, lem’i atlı, selahattin pınar, münir nurettin selçuk, gibi yetenekli besteciler türk sanat müziğini çok değerli yapıtlarla zenginleştirdiler.
günümüzde klasik türk sanat müziği üç ayrı gurup tarafından temsil edilmektedir.birinci gurup, dinleyici kitlesini elinde tutabilmek için sanatın özgün yapısını koruma kaygısından yoksun, akla gelen her tür yenilikle pazarı yitirmemeye çalışan ‘piyasacılardan’ oluşur. İkinci gurup, türk sanat müziğinin nitelikli örneklerini titiz ve elden geldiğince geleneksel tarzda bir icrayla sunmayı ilke edinen necdet yaşar, niyazi sayın, İhsan özgeç, meral uğurlu, bekir sıtkı sezgin, erol deran gibi sanatçıları kapsar. üçüncü gurup ise, gelenekle bağı koparmadan sınırlı bir yenileşmeyi öncelikli gören yalçın tura, mutlu torun, ruhi ayangil, İhsan özer gibi müzikçilerden oluşmaktadır.
türk musikisi denir denmez çoğunluğun aklına ilk gelen merak konusu makamların ne olduğu ve birbirlerinden nasıl ayırt edilebildikleridir. tanzimattan bu yana, kendi kültürlerinin yabancısı olan aydınlarımızın ağzında musikimizin adi "alaturka" veya "sark musikisi" olduğu için (merhum arel'in "türk musikisi" sözünü yerleştirme konusundaki gayretleri yanlısı düzeltmeğe maalesef yetmemiştir), gazete bulmacalarındaki "sark müziğinde bir makam" veya "alaturkada bir makam" (rast) tekerlemeleri, bulmacacılık tarihimizle yaşıt olarak sürüp gitmiştir. ama rast’ın, mahur'un, nihavent’in makam olduğu er-geç bulunur da, makam nedir, o pek bilinmez. sözlük veya ansiklopedilerse, konunun bilmeyenlerce anlaşılmaması için adeta gizli bir dayanışma içindedirler. tıpkı nasreddin hocamızın (k.s.) bir cuma vaazında "eh, madem bilmiyorsunuz, size anlatacak birseyim yok", ertesi cuma cemaatin "biliyoruz" demesine karşılık "madem biliyorsunuz, ne diye anlatayım?" deyip camiden çıkıp gitme sakasında olduğu gibi!.. okul müzik kitaplarımızda da kendi müziğimiz zaten olmadığı (azıcık olsa da, şartlanmış öğretmenler öğretmediği) için, konu mesleki sır olma özelliğini daha uzun yıllar koruyacağa benzer. arapça "kaame-yekuumu" (ayakta durmak) fiil kökünden gelen "makam"(*) kelimesi, İslam’ın ilk yıllarında kur'an-i kerim'i ayakta okuyanların bulunduğu yüksekçe yeri gösterirdi. kelime sonradan, dilimizde bugünkü ilk manası olan, "yüksek dereceli resmi görev, bu görevin icra edildiği mevki" anlamını kazandı. eski toplum düzenimizde yüksek mevki sahipleri posta oturdukları için, yetki çekişmeleri "post kavgası" seklinde deyimlendirildi ve "makam hırsı" ile yakın anlamda kullanıldı. bizim "makam”ımızın (musikideki makamın) kavgası yapılacak bir post veya mevki ile ilgisi yok çok şükür. "belli giriş, gelişme ve bitiş kurallarına göre kullanılan müzik dizileri"ne uygurlar "kok" veya "kug" seklinde okunabilen bir isim vermişlerdi. İste makam, su tırnak içinde verdiğimiz ve aşağıda biraz daha açacağımız anlamı ile, ilk defa büyük azeri-türk bilgini meragali hoca abdulkadir tarafından, 1418 tarihli makaasidu'l-elhan adli kitabında kullanılmış ve öylece yerleşmiştir. (**)
bizim müziğimizde ezgiler (nağmeler/melodiler), bati müziğindeki gibi geniş ses aralıklarıyla oradan oraya sıçrayan bir gelişigüzellik içinde değil; girişi, gelişmesi ve bitişi belirli olan bir düzen içinde kullanılırlar. ezginin dolaşımını düzenleyen bu kurallara "seyir" adi verilir. makamlara kişilik, lezzet ve kokusunu veren, iste bu hayati önemdeki, bestecilerin değiştiremeyeceği seyir kurallarıdır. makamı, çağdaş nazariyat kitaplarının ve onlardan kopya eden ansiklopedilerin yaptığı gibi, "bir durakla bir güçlü etrafında toplanmış seslerin genel durumu" diye tarif etmek, bir bilinmeyeni iki bilinmeyen daha katarak anlatmak gibi (durak ne? makamın durduğu yer. makam ne? durakla güçlü etrafında toplanmış sesler! tam bir hacivat tekerlemesi!) bir pedagoji ucubesidir ki amacı herhalde -yukarıda söylediğimiz gibi- anlatmak değil, mümkün olduğu kadar girift hale getirip anlaşılmamasını sağlamak olsa gerektir. nitekim makamın ne olduğunu bilen, ama çaresizlikten bu tarifle öğreten meslekten kişiler dahi, tarifteki mantık hatasını görmezlikten gelmek zorundadırlar. oysa makamın sırrı seyirdedir; anlamanın yolu da önce seyri anlamaktan geçer. makamların birbirinden nasıl ayırt edilebileceği konusunu gelecek yazıda inceleyeceğiz.
(*) kelimenin ilk a'si değil, ikinci a'si uzundur (makaam, mim-kaf-mim). birçoklarının yaptığı "maakam" seklindeki telaffuz yanlışını yapmamaya özen gösteriniz.
(**) bati dillerinde, bir kelimenin o dilde hangi tarihten -hatta ilk defa kim tarafından ve hangi eserde- kullanıldığını gösteren etimoloji (kelime kok bilgisi) sözlükleri vardır. ama bizim dil bilginlerimiz, yerleşmiş kelimelerin yerine yeni "sözcük”ler uydurma hastalığından bas alamadıkları için, bu tur sözlükler yazmaya vakit bulamamaktadırlar.
türk musikisi denir denmez çoğunluğun aklına ilk gelen merak konusu makamların ne olduğu ve birbirlerinden nasıl ayırt edilebildikleridir. tanzimattan bu yana, kendi kültürlerinin yabancısı olan aydınlarımızın ağzında musikimizin adi "alaturka" veya "sark musikisi" olduğu için (merhum arel'in "türk musikisi" sözünü yerleştirme konusundaki gayretleri yanlısı düzeltmeğe maalesef yetmemiştir), gazete bulmacalarındaki "sark müziğinde bir makam" veya "alaturkada bir makam" (rast) tekerlemeleri, bulmacacılık tarihimizle yaşıt olarak sürüp gitmiştir. ama rast’ın, mahur'un, nihavent’in makam olduğu er-geç bulunur da, makam nedir, o pek bilinmez. sözlük veya ansiklopedilerse, konunun bilmeyenlerce anlaşılmaması için adeta gizli bir dayanışma içindedirler. tıpkı nasreddin hocamızın (k.s.) bir cuma vaazında "eh, madem bilmiyorsunuz, size anlatacak birseyim yok", ertesi cuma cemaatin "biliyoruz" demesine karşılık "madem biliyorsunuz, ne diye anlatayım?" deyip camiden çıkıp gitme sakasında olduğu gibi!.. okul müzik kitaplarımızda da kendi müziğimiz zaten olmadığı (azıcık olsa da, şartlanmış öğretmenler öğretmediği) için, konu mesleki sır olma özelliğini daha uzun yıllar koruyacağa benzer. arapça "kaame-yekuumu" (ayakta durmak) fiil kökünden gelen "makam"(*) kelimesi, İslam’ın ilk yıllarında kur'an-i kerim'i ayakta okuyanların bulunduğu yüksekçe yeri gösterirdi. kelime sonradan, dilimizde bugünkü ilk manası olan, "yüksek dereceli resmi görev, bu görevin icra edildiği mevki" anlamını kazandı. eski toplum düzenimizde yüksek mevki sahipleri posta oturdukları için, yetki çekişmeleri "post kavgası" seklinde deyimlendirildi ve "makam hırsı" ile yakın anlamda kullanıldı. bizim "makam”ımızın (musikideki makamın) kavgası yapılacak bir post veya mevki ile ilgisi yok çok şükür. "belli giriş, gelişme ve bitiş kurallarına göre kullanılan müzik dizileri"ne uygurlar "kok" veya "kug" seklinde okunabilen bir isim vermişlerdi. İste makam, su tırnak içinde verdiğimiz ve aşağıda biraz daha açacağımız anlamı ile, ilk defa büyük azeri-türk bilgini meragali hoca abdulkadir tarafından, 1418 tarihli makaasidu'l-elhan adli kitabında kullanılmış ve öylece yerleşmiştir. (**)
bizim müziğimizde ezgiler (nağmeler/melodiler), bati müziğindeki gibi geniş ses aralıklarıyla oradan oraya sıçrayan bir gelişigüzellik içinde değil; girişi, gelişmesi ve bitişi belirli olan bir düzen içinde kullanılırlar. ezginin dolaşımını düzenleyen bu kurallara "seyir" adi verilir. makamlara kişilik, lezzet ve kokusunu veren, iste bu hayati önemdeki, bestecilerin değiştiremeyeceği seyir kurallarıdır. makamı, çağdaş nazariyat kitaplarının ve onlardan kopya eden ansiklopedilerin yaptığı gibi, "bir durakla bir güçlü etrafında toplanmış seslerin genel durumu" diye tarif etmek, bir bilinmeyeni iki bilinmeyen daha katarak anlatmak gibi (durak ne? makamın durduğu yer. makam ne? durakla güçlü etrafında toplanmış sesler! tam bir hacivat tekerlemesi!) bir pedagoji ucubesidir ki amacı herhalde -yukarıda söylediğimiz gibi- anlatmak değil, mümkün olduğu kadar girift hale getirip anlaşılmamasını sağlamak olsa gerektir. nitekim makamın ne olduğunu bilen, ama çaresizlikten bu tarifle öğreten meslekten kişiler dahi, tarifteki mantık hatasını görmezlikten gelmek zorundadırlar. oysa makamın sırrı seyirdedir; anlamanın yolu da önce seyri anlamaktan geçer. makamların birbirinden nasıl ayırt edilebileceği konusunu gelecek yazıda inceleyeceğiz.
(*) kelimenin ilk a'si değil, ikinci a'si uzundur (makaam, mim-kaf-mim). birçoklarının yaptığı "maakam" seklindeki telaffuz yanlışını yapmamaya özen gösteriniz.
(**) bati dillerinde, bir kelimenin o dilde hangi tarihten -hatta ilk defa kim tarafından ve hangi eserde- kullanıldığını gösteren etimoloji (kelime kok bilgisi) sözlükleri vardır. ama bizim dil bilginlerimiz, yerleşmiş kelimelerin yerine yeni "sözcük”ler uydurma hastalığından bas alamadıkları için, bu tur sözlükler yazmaya vakit bulamamaktadırlar.
türk musikisi denir denmez çoğunluğun aklına ilk gelen merak konusu makamların ne olduğu ve birbirlerinden nasıl ayırt edilebildikleridir. tanzimattan bu yana, kendi kültürlerinin yabancısı olan aydınlarımızın ağzında musikimizin adi "alaturka" veya "sark musikisi" olduğu için (merhum arel'in "türk musikisi" sözünü yerleştirme konusundaki gayretleri yanlısı düzeltmeğe maalesef yetmemiştir), gazete bulmacalarındaki "sark müziğinde bir makam" veya "alaturkada bir makam" (rast) tekerlemeleri, bulmacacılık tarihimizle yaşıt olarak sürüp gitmiştir. ama rast’ın, mahur'un, nihavent’in makam olduğu er-geç bulunur da, makam nedir, o pek bilinmez. sözlük veya ansiklopedilerse, konunun bilmeyenlerce anlaşılmaması için adeta gizli bir dayanışma içindedirler. tıpkı nasreddin hocamızın (k.s.) bir cuma vaazında "eh, madem bilmiyorsunuz, size anlatacak birseyim yok", ertesi cuma cemaatin "biliyoruz" demesine karşılık "madem biliyorsunuz, ne diye anlatayım?" deyip camiden çıkıp gitme sakasında olduğu gibi!.. okul müzik kitaplarımızda da kendi müziğimiz zaten olmadığı (azıcık olsa da, şartlanmış öğretmenler öğretmediği) için, konu mesleki sır olma özelliğini daha uzun yıllar koruyacağa benzer. arapça "kaame-yekuumu" (ayakta durmak) fiil kökünden gelen "makam"(*) kelimesi, İslam’ın ilk yıllarında kur'an-i kerim'i ayakta okuyanların bulunduğu yüksekçe yeri gösterirdi. kelime sonradan, dilimizde bugünkü ilk manası olan, "yüksek dereceli resmi görev, bu görevin icra edildiği mevki" anlamını kazandı. eski toplum düzenimizde yüksek mevki sahipleri posta oturdukları için, yetki çekişmeleri "post kavgası" seklinde deyimlendirildi ve "makam hırsı" ile yakın anlamda kullanıldı. bizim "makam”ımızın (musikideki makamın) kavgası yapılacak bir post veya mevki ile ilgisi yok çok şükür. "belli giriş, gelişme ve bitiş kurallarına göre kullanılan müzik dizileri"ne uygurlar "kok" veya "kug" seklinde okunabilen bir isim vermişlerdi. İste makam, su tırnak içinde verdiğimiz ve aşağıda biraz daha açacağımız anlamı ile, ilk defa büyük azeri-türk bilgini meragali hoca abdulkadir tarafından, 1418 tarihli makaasidu'l-elhan adli kitabında kullanılmış ve öylece yerleşmiştir. (**)
bizim müziğimizde ezgiler (nağmeler/melodiler), bati müziğindeki gibi geniş ses aralıklarıyla oradan oraya sıçrayan bir gelişigüzellik içinde değil; girişi, gelişmesi ve bitişi belirli olan bir düzen içinde kullanılırlar. ezginin dolaşımını düzenleyen bu kurallara "seyir" adi verilir. makamlara kişilik, lezzet ve kokusunu veren, iste bu hayati önemdeki, bestecilerin değiştiremeyeceği seyir kurallarıdır. makamı, çağdaş nazariyat kitaplarının ve onlardan kopya eden ansiklopedilerin yaptığı gibi, "bir durakla bir güçlü etrafında toplanmış seslerin genel durumu" diye tarif etmek, bir bilinmeyeni iki bilinmeyen daha katarak anlatmak gibi (durak ne? makamın durduğu yer. makam ne? durakla güçlü etrafında toplanmış sesler! tam bir hacivat tekerlemesi!) bir pedagoji ucubesidir ki amacı herhalde -yukarıda söylediğimiz gibi- anlatmak değil, mümkün olduğu kadar girift hale getirip anlaşılmamasını sağlamak olsa gerektir. nitekim makamın ne olduğunu bilen, ama çaresizlikten bu tarifle öğreten meslekten kişiler dahi, tarifteki mantık hatasını görmezlikten gelmek zorundadırlar. oysa makamın sırrı seyirdedir; anlamanın yolu da önce seyri anlamaktan geçer. makamların birbirinden nasıl ayırt edilebileceği konusunu gelecek yazıda inceleyeceğiz.
(*) kelimenin ilk a'si değil, ikinci a'si uzundur (makaam, mim-kaf-mim). birçoklarının yaptığı "maakam" seklindeki telaffuz yanlışını yapmamaya özen gösteriniz.
(**) bati dillerinde, bir kelimenin o dilde hangi tarihten -hatta ilk defa kim tarafından ve hangi eserde- kullanıldığını gösteren etimoloji (kelime kok bilgisi) sözlükleri vardır. ama bizim dil bilginlerimiz, yerleşmiş kelimelerin yerine yeni "sözcük”ler uydurma hastalığından bas alamadıkları için, bu tur sözlükler yazmaya vakit bulamamaktadırlar.